dil reformu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dil reformu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Kasım 2013 Pazartesi

Seciye Demişken: Tahsin Yücel - Attilâ İlhan

7 Mart 1982 tarihli Milliyet ekinde Attilâ İlhan ile yapılmış bir söyleşi yayımlanır: “Dili bir çıkmaza saplamışızdır!...” Tahsin Yücel 20 Mart 1982 tarihli Cumhuriyet’te cevap verir. Tarihe dikkat! 12 Eylül faşizminin en karanlık günlerindeyiz.

Tahsin Yücel, kendi deyişiyle, “yurdumuzda bölücülüğün kötü bir çıban gibi uç verdiği ve kimi çevrelerden sinsice destek gördüğü bir dönemde” Attilâ İlhan’ın nasıl “bölücülük” yaptığını tam bir “sayın muhbir vatandaş” sorumluluk bilinci içinde darbeci paşalara hatırlatır, hem de tepeden tırnağa ırkçı bir dille. “Bugün [evet, o gün!], ulusçuluk anlayışı öne çıkarıldıktan [özne?] sonra, ‘tek yurt, tek halk, tek dil’ ilkesini savunuyor” diye tutarsızlığını yakaladığı Attilâ İlhan’ı, partiler kapatılmışken [özne?] “bütün ulusa mal olmuş bir devrimin [duy da inanma!] ‘siyasal bir partinin sloganı’ olduğunu ileri sürerek yapışılacak yakalardan söz ediyor” diye, yavuz hırsız misali, suçlamaktan da geri kalmıyor. Bu arada, Attilâ İlhan’ın tam bir ‘Beyaz Türk’ edasıyla Arap yerine ‘Fellah’ deyişine ve ‘şerefimiz’ olan şeyin, yani Kürdün Kürtçe, Lazın Lazca, “Fellah”ın Arapça konuşmasının aynı zamanda ve her nasılsa ‘suçumuz’ olduğunu ekleyişindeki kıvraklığa dikkatinizi çekerim.

İşte “çağcıl” (“ulusalcı” diye okuyun) Türk aydınının seviyesini, seciyesini, cibilliyetini ve daha daha nelerini açık eden sıradan ve öylesine denk gelen birkaç satır:

«Attilâ İlhan, yazısının sonunda, “Dilin kemiği yoktur derler ya, yalan!” diye kesip atıyor, ama görüşünü kendisi için de geçerli saymak kolay görünmüyor. Öyle ya, bundan tam on yıl önce, yani yurdumuzda bölücülüğün kötü bir çıban gibi uç verdiği ve kimi çevrelerden sinsice destek gördüğü bir dönemde, Hangi Batı adlı kitabında, o her zamanki çok bilmiş autodidacte ağzıyla, “Din birliği, dil birliği, cart curt, falan filan... Yok efendim yok. Eğer Kürt kürtçe, Laz lazca, Fellah arapça konuşuyorsa, bu bizim hem şerefimiz hem suçumuz”, diye yazıyor, kimi Batı ülkelerinde başlayan küçük soy dillerini öne çıkarma eğilimini parlak bir örnek gibi göstererek Türk Dil Kurumu’nu bundan ders almaya çağırıyordu; bugün, ulusçuluk anlayışı öne çıkarıldıktan sonra, “tek yurt, tek halk, tek dil” ilkesini savunuyor; gene bugün, siyasal partiler kapatıldıktan sonra, bütün ulusa mal olmuş bir devrimin “siyasal bir partinin sloganı” olduğunu ileri sürerek yapışılacak yakalardan sözediyor.

Bu “kemiksiz dil”, bu dans adımları, bir süre için bir autodidacte’ı bir televizyon yıldızına dönüştürebilir, ama ne Atatürk’ün düşüncelerini ters yüz etmeye yeter, ne Atatürk devrimlerini yolundan saptırmaya.»
Tahsin Yücel, Tartışmalar, İst.:YKY, 1993, s. 78-79

28 Ekim 2013 Pazartesi

İlginç bir hikâye

Aslında -nç eki fiil köklerine geldiği, gelmesi gerektiği için (gül- > gülünç, sev- > sevinç...) ve Türkçede *ilgimek veya *ilgemek diye bir fiil olmadığı için, ilginç kurallı olarak türetilmiş değildir, yani “ben yaptım oldu” usulü uydurulan kelimelerden biridir. Eski Türkçeden beri yaşayan -nç (veya -ç) eki, ‘dokunmak, geçmek, ilişmek, takılmak’ anlamındaki fiil kökü il-’e değil, bundan türetilmiş isim olan ilgi’ye eklenmiştir. Bu yüzden kelime zamanında epey tepki çekmiş, aklı başında bütün dilcilerce Türkçenin morfolojisi bakımından yanlışlığı defalarca yazılıp çizilmiş, yine de tutmuş ve yaygınlaşmıştır.

Ömer Asım Aksoy bu durumu analoji ile açıklıyor (Dil Üzerine Düşünceler Düzeltmeler, Ank.: TDK Yay., 1962, s. 88): Kurala uygun olmayan bir kelime kurala uygun olarak yapılmış bir söze benziyorsa yaşayabilir, diyor. Verdiği örnekse, ‘korkunç’tur. Bu kelimenin kork- fiil köküne -(i)nç eklenerek türetildiği halde, korku’ya -nç eklenmiş gibi göründüğünü, bu benzeşmenin de ilginç’in yaşama gücünü artırdığını öne sürüyor ki bu açıklama bana da ikna edici görünüyor.

Öyle ya da böyle ‘ilginç’ büyük ölçüde tutmuştur. Gerçi Faruk K. Timurtaş, Uydurma Olan ve Olmayan Yeni Kelimeler Sözlüğü’nde (İst., 1979, s. 104) “yanlış ve uydurma” kelimeler arasında saydığı ilginç’i, “şekil veya mânâ bakımından yanlış oldukları halde, fazla yayılmış ve dolayısıyla yerleşmiş olan ‘galat-ı meşhur’ sayılacak kelimeler” arasına almamış, ama o tarihte bile atı alan çoktan Üsküdar’ı geçmişti gibime geliyor. Bugünse ilginç’i Türkçeden çıkartıp atmanın imkân ve ihtimali olmadığı gibi herhalde artık bunun gereği de yoktur.

Yeni kelimelerin dile yerleşmelerinde karşıladıkları kelimelerin durumu da rol oynuyor olmalı. İlginç’in yerini tuttuğu kelimeler, Frenkçe kökenlisi ‘enteresan’ ve Osmanlıca olan ‘alakabahş’ ile ‘şayan-ı dikkat’, demek ki onunla rekabet edebilecek çekiciliğe, işlekliğe, dil içinde edinilmiş sağlam bir yere sahip değillermiş. (Bugünden bakınca bize kesin olarak öyle gözüküyor ama bu yanıltıcı olabilir.) “Enteresan” açıkçası fazla “monşer işi”, diğerleri fazla ağdalı. “İlgi çekici”, “ilgiye değer” gibi tertemiz Türkçe kullanımlarsa, “Bütün diller tembel ve acelecidir” kuralı gereği insanlara fazla “uzun” geliyor olabilir. Bütün bunların üstüne, kaçamak konuşma, net bir değerlendirme yapmadan meseleyi geçiştirme eğilimimizle bu kelimeyi pek fazla dillendiriyor olmamızın yol açtığı kullanım sıklığı da eklenince kelimenin dile yerleşme süreci hızlanmış olabilir.

Peki ama kontesi kim öptü?

Ö. A. Aksoy, yukarıda değindiğim notuna “Rahmetli Ataç’ın ‘enteresan, şayan-ı dikkat (ilgi çeken)’ karşılığı olarak kullandığı ‘ilginç’ sözcüğü, gençler arasında epey yayıldı” diye başlamış. Nevnihal Bayar da, Açıklamalı Yeni Kelimeler Sözlüğü’nde (Ank.: Akçağ, 2006, s. 161) kaynak göstermeden, Ataç’ın ilginç kelimesini kendisinin bulduğunu söylediğini yazmış. Oysa Ataç ‘intéressant’ karşılığı ilinç’i (< il- + -inç) önermiş ve kullanmıştır. Yılmaz Çolpan’ın Ataç’ın Sözcükleri’nde (TDK, 1963, s. 57) sadece bu ilinç var. Çolpan orada 1955 tarihli bir örnek cümle vermiş. Gerçekten de Mayıs 1957’de ölen Ataç, ölmeden bir iki ay önce Günce’sine yazdığı tarihsiz bir notta da ilinç’i kullanmış (Günce 1956-1957, YKY, s. 240): “... birini bile pek öyle ilinç bulmadım.” 1956’da kaleme alınmış bir başka notta yine ilinç kullanılmış (s. 145). N. Bayar aynı çalışmasında kelimenin ilk kez TDK Türkçe Sözlük’ün 1966 tarihli basımında (Ataç’ın ölümünden 9 yıl sonra) yer aldığını yazmış. Nişanyan ise 1955 tarihli basımda bulunduğunu yazıyor. Bakmadım ama büyük ihtimalle Nişanyan haklıdır.

6 Mart 2009’da bu konuyu yazarken, Ö. A. Aksoy’a güvenerek kelimenin Ataç’ın “tilcik”lerinden olduğunu belirtmişim. Anlaşılan, adamcağızın günahını almışım. Ataç ilmek fiilinden -nç ekiyle gayet kurallı olarak ilinç’i üretmiş. Ancak Ataç’ın onca uydurma “tilcik”ine karşılık, kesinlikle kurallı bu türetmesi tutmamış, G. Lewis’in deyişiyle dilbilim açısından bir ucube olan ilginç onun yerini almıştır.

Son olarak TDK’nın 30’ların ortalarında aynı anlamda ilgen’i önerdiğini ama onun da tutmadığını ekleyelim. İlmek fiilinin günümüzde yaygın kullanılmaması, “ilgen”, “ilinç” gibi türetmeleri anlaşılmaz kılıyor. Oysa ilginç’in ‘ilgi’ bağlantısı çok açık.

14 Ekim 2013 Pazartesi

Okay sesleri, alkışlar...

Okay, 30’ların ortalarında ‘bravo!’, ‘aferin!’ karşılığı kullanılan uyduruk bir tabir. Bu kullanımıyla fazla uzun ömürlü olmasa da kişi adı ve soyadı olarak halen pek canlı. Amerikanca “okay!” (O.K. veya o.k.) ile “akrabalığı” da aşikâr olan (!) bu kelime TDK’nın 1935 tarihli ünlü Cep Kılavuzu’nda yer alıyor (s. 216).

O dönemde Meclis (Kamutay) kürsüsünde ya da CHP kurultaylarında bir hatip konuşurken heyecanlanan dinleyici ‘saylav’ların ya da parti üyelerinin, “bravo!” yerine “okay!” diye bağırdıkları yazılır tutanaklarda. Mustafa Ekmekçi’nin özlemle anarak anlattığına göre öğretmenler 30’lu yıllarda yazılı kâğıtlarına “aferin” yerine “okay” diye yazarlarmış.

Kelime piyasadaki sözlüklerde bulunmaz. Meclis tutanaklarında filan görünce şaşırmamalı. Örnek olarak Atatürk’ün 1935’teki CHP Kurultayını açış konuşmasından bir pasaj:

“Sevgili arkadaşlar; Cumhuriyet Halk Partisinin esas düşünce ve dileği, vatandaşları her türlü ayrılıktan korumak, onları, kendileri ve büyük Türk ulusu için faydalı kılmaktır. (okay sesleri, alkışlar)”

Bu “okay”lar birkaç yıllık kısa bir dönemde görülüyor. Bir önceki CHP Kongresinde (1931) yok, Atatürk’ün ölümünden hemen sonra yapılan Birinci Üsnomal Büyük Kurultay’da (Aralık 1938) yine yok. Bu kongrede İnönü’nün konuşması “bravo” sesleriyle kesilir. Atatürk’ün 1 Kasım 1934’teki Meclis açılış nutkunda ise var:

“Bu gün dinletmeğe yeltenilen musiki yüz ağartacak değerde olmaktan uzaktır. Bunu açıkça bilmeliyiz (okay sesleri, alkışlar).”

Meclis tutanakları izlenerek okay kullanımının başlangıç ve bitiş tarihleri daha da kesinleştirilebilir şüphesiz, ancak şurası kesin: “Okay sesleri” tam da Güneş-Dil Teorisi`nin en parlak günlerinde duyulmaktadır. Bilindiği gibi o dönemde devlet ricalinin en büyük sofra başı eğlencelerinden biri, yabancı kelimelerin kökenindeki (!) Türkçe “asıl” kelimeleri keşfetmeyi, daha doğrusu icat ve imal etmeyi amaçlayan bir tür kelime oyunuydu: belleten (bulletin), okul (école), sömürü (istismar), örgen (organ), evrensel (universal), terim (terminus), kumandan (commandant) ve daha niceleri... Böyle bir ortamda okay’ın Amarikanca o.k.’in “aslı” olduğunu görmezden gelmek mümkün mü?

G. Lewis kitabında TDK tarafından yayımlanan ve ilk dil kurultaylarından birinin katılımcılarına dağıtılan tarihsiz bir broşürde bulunan Kurultay Marşı’nın sözlerine yer vermiş (s. 69). Gerek M. K. Atatürk’ün gerekse söz yazarı Malatya Mebusu Dr. Hilmi Oytaç’ın soyadları geçtiği için en erken Kasım 1934 tarihli olabilecek marşın nakaratında okkay diye bir kelime geçiyor:

Selâm sana Kurultay, yeni doğan tolunay
Selâm sana Atatürk, bizden sana bin okkay

Lewis Tarama Dergisi’nde (1934) bulunmayan bu kelimenin ‘respect (saygı)’ karşılığı kullanıldığını ve okkalı kelimesinin eski biçimi olduğuna dair “şüpheli bir varsayıma” dayandığını, böylece kelimenin ilk anlamının ‘ağır’, ikinci anlamının ise ‘saygıdeğer’ olduğunu, sondaki -y’nin ise kafiye gereği eklendiğini yazıyor. Yazar kafiyeden bahsederken eğleniyor olmalı. Yoksa o dönemde isimlere, sıfatlara, fiil kök ve gövdelerine, artık hangisi rast gelirse, ayrım gözetmeksizin ve ne anlama geldiğini düşünmeksizin ya da her türlü anlam üretecek  denli “zengin işlevli” -y’ler, -ey’ler -ay’lar eklenerek nasıl harikalar yaratıldığını kendisi de yazıyor (s. 132): yöney 'cephe', yüzey, düzey, öney 'cephe, ön yüz', görey 'manzara', güzey 'gölge', dahası Saldıray, Yıldıray, Batıray, Atılay...

Lewis okay'dan hiç söz etmiyor, ama bana öyle geliyor ki, bu okkay, bizim okay’ın ta kendisi, daha doğrusu okka ile "rasyonalize" edilmiş bir biçimidir. “Bizden sana bin okkay” ifadesi bence başka türlü anlaşılamaz.

Meraklısına...


► O. F. Sertkaya Türk Dili dergisinde yayımlanan bir yazısında M. Ekmekçi’nin Cumhuriyet ’teki bir yazısında (20 Ekim 1988) bahsettiği okay’ın Satürn’ün Türkçesi olduğu iddiası üzerinde duruyor. Ekmekçi’ye Ömer Asım Aksoy, ‘aferin, bravo’ anlamından bahsettikten sonra (Sertkaya bu anlam üzerinde hiç durmamış) Veled Çelebi’nin yayımlanmamış bir sözlük çalışmasında okay’ın Zühal Yıldızı (Satürn) karşılığı geçtiğinden söz etmiş. Sertkaya Tarama Dergisi ’nde geçen Keyvan Okay ‘Zühal Yıldızı’ dışında okay biçimiyle kelimenin başka kaynaklarda geçmediğini belirtiyor ve bu kelimenin Kutadgu Bilig’de ve başka yerlerde oŋay (ongay) biçimiyle yer aldığını, kökeni tartışmalı bu kelimenin “aykırı genizleşme” (denasalisation) sonucu okay haline gelmiş olabileceğini, ancak anlamının Zühal/Satürn değil, Müşteri/Jüpiter olduğunu ikna edici şekilde gösteriyor. (Ekmekçi’yle ilgili yukarıdaki notu bu yazıdan aldım.) Bu oŋay’ın bizim okay’la ilgisi olmadığı açık.
Osman Fikri Sertkaya, “Kelime Dağarcığımızdan (3): Okay ‘Zühal/Satürn’ mü, Yoksa ‘Müşteri/Jüpiter’ mi?”, Türk Dili, no. 474 (Haziran 1991), s. 321-325 (yazıya şuradan ulaşılabilir).

► TDK’nın Kişi Adları Sözlüğü erkek adı olarak okay’ın “1. Satürn gezegeni. 2. Beğenme” anlamına geldiğini yazmış. İkinci anlamın malum “aferin”e dayandırıldığı açık. İlk anlamı ise Sertkaya’nın çürüttüğünü yukarıdaki notta yazdım. Üstelik bu yazı kurumun yayın organında çıkmış! Bu sözlükte yok ama Google ile araştırınca, şeddeli okkay’ın da soyadı olarak kullanıldığı anlaşılıyor.

► 1924’te Malatya Vilayetinin adının İsmet Paşa Vilayetine tahvili hakkında bir takrir (önerge) de vermiş olan (17.3.1340) gayretli Malatya mebusu söz yazarımızın marşı Maestro Karlo d’Alpino Kapoçilli tarafından bestelenmiş.
G. Lewis, Trajik Başarı: Türk Dil Reformu, İst.: Paradigma, 2007, s. 69.

► 1938 kongresinin adında geçen üsnomal, ‘fevkalade, harikulâde, âdetin fevkınde = extraordinaire, inouï’ karşılığı uydurulmuş (Cep Kılavuzu, 302). Nomal normal’in aslı olsa gerek! Kılavuz’da ‘alelâde, normal, tabii’ karşılığı verilmiş. Acaba nom’dan (< Soğdca ‘din, yol, kural, öğreti, töre, akide, kanun, şeriat vs’) türediği mi sanılıyor? Kılavuz’da yer aldığına göre nom’un Türkçe olduğu düşünülüyor olmalı. Ön ek gibi kullanılan üs ise belli ki ‘fevk’in karşılığı, yani ‘üst’. Üsnomal, CHP’nin 1935 programına ve kongre adından da anlaşılacağı üzere tüzüğüne kadar girmiştir.

► Almanya’ya yaptırılan Saldıray, Yıldıray, Batıray, Atılay denizaltılarının “som Türkçe” adlarını bizzat Atatürk’ün ürettiği bilinir (“som Türkçe” de onun tabiri). Bunu daha önce yazmıştım, tekrar yayımlarım. “Okay”ın da daha önce kısa bir versiyonu yazmıştım (16 Ocak 2009). Burada yeni malzemelerle birlikte bütünüyle yenilendi.

► İngilizcedeki O.K.’in etimolojisi üstüne rivayet muhtelif. Şurada ilgili etimoloji önerilerinin dökümü verilmiş, Yunanca, Almanca, Rusça ihtimallerden bile söz ediliyor ama bizim okay/okkay veya ok+ay ne yazık ki atlanmış!

► Ek 1: Okay’ın Bir Başka Versiyonu

Konusunu bizzat Atatürk’ün verdiği ve metin üzerinde üç kez kapsamlı redaksiyon ve tashih yaptığı Bayönder adlı piyeste okay’ın bir diğer versiyonu var: ohkay! Bkz. M. Buttanrı, “Atatürk’ün İsteğiyle Yazılan Bayönder İsimli Tiyatro Eserinde Atatürk Tarafından Yapılan Dil Düzeltmeleri”, Türk Dili, no. 622 (Ekim 2003), s. 422-430.

Makalede üç kez ohkay (birinin Atatürk’ün elinden çıktığı kesin, ama hay’la kafiyeli olduğu için belki yazım hatası vardır), bir kez de okhay geçiyor. Bu hata makale yazarından mı, yoksa Bayönder’i kaleme alan, aslında bir tür “gölge yazar” ya da “gölge imza sayılabilecek Münir Hayri Egeli’den mi kaynaklanıyor, bilmiyorum. Makalenin tek kaynağına bakmak lazım: M. H. Egeli, Bayönder, İstanbul: Güneş Matbaası, 1934.

Her halükârda -h-’li bir versiyonumuz var, ama -h- hangi tarafta belli değil. Düşük bir ihtimal ama -kh- sırası doğruysa, bir hırıltılı he ile karşı karşıya olamayacağımıza göre (birileri “oh! ay!” diye düşünmüş ya da öyle sanmış olabilirler mi?) belki de ok atıyoruz ve ok hedefi bulunca “hay” diye bağırıyoruz! Diğerine bir anlam veremiyorum. Sofra başı etimologları kadar yaratıcı olmadığım kesin.

Daha sonra Atatürk’ün isteğiyle Necil Kazım Akses tarafından bestelenen Bayönder, ekürisi Özsoy ile birlikte, sadece dil açısından değil, dünya görüşü, siyaset anlayışı, kişi kültü, Atatürk’ün kendisini nasıl gördüğü ve göstermek istediği (Bayönder’in kendisi olduğu çok açık, yazar da bunu teslim ediyor) açısından da ciddi olarak incelenmeyi hak ediyor.

Eski çağlarda bir gün Bayönder ülkede baymış
Öyle üstün baymış ki adını gök de saymış


Okay!

► Ek 2: “Okay ‘Okun Aya İsabeti’ Demekmiş!”

Bu da bir başka yakıştırma. Semiha Berksoy Can Dündar’a anlatıyor:

“İçeri girdiğimizde Atatürk, İnönü ile bilardo oynuyordu. Yanımıza geldi. Bize masa hazırlatmış, buyur etti. İçki sordular. ‘Biz bir şey içmeyiz’ dedik.

Bana ‘Bize şarkı söyler misiniz’ dedi. Kolumun altında Madam Butterfly operası vardı. ‘İsterseniz ondan İtalyanca bir arya söyleyeyim’ dedim. Çok sevindi. Hemen emretti, bir ses alma makinesi getirildi. Nimet hanım piyanoya geçti. Ben piyanonun yanında, teybin başında durdum. Atatürk de yanımda durup ellerini kavuşturdu. Başladım arya söylemeye... Beğensin diye bombardıman ettim, çın çın öttü salon...

Arya bitince Atatürk, ‘Okay.... okay...’ diye bağırdı.

Meğer ‘okay’ Türkçe bir terimmiş. ‘Okun aya isabeti’ demekmiş. ‘Tam isabet’ yani... Sonra büfeye geçtik. ‘Sesiniz çok güzel, Avrupa'ya gidin’ dedi bana... Şah için iyi hazırlanmamızı söyledi. ‘Bu bir inkılaptır’ diye bağırdı.”

Hadise Haziran 1934’te geçiyor. Şah için iyi hazırlanmaktan kasıt, Özsoy operası İran şahının huzurunda sahnelenecektir de, odur.

5 Ekim 2013 Cumartesi

Ataç'ın ep'iyle kuyuya inmek!

Merak buyurmayın, başlıkta hata yok; varsa da bana ait değil! Ep, Nurullah Ataç’ın bir hatalı okuma ve yanlış anlama sonucu ‘sebep’in özbeöz Türkçesi sanarak dolaşıma soktuğu ve sonuna kadar da kullandığı bir “tilcik”, tam anlamıyla bir “hayalet kelime”.

Ep, Ataç’ın en talihsiz önerilerinden biridir. “Dil devrimi”ne bir şekilde iman etmiş olan Nurullah Ataç, kendi türettikleri ya da birçok durumda türetiyorum sanıp da düpedüz uydurdukları dışındaki kelimeleri, kendi deyişiyle “tilcik”leri, Tarama Sözlüğü öncesinde çıkarılan Tarama Dergisi ya da Divanü Lügati’t-Türk ve benzeri dil yadigârlarında bulunan unutulmuş kelimeler, hatta bazen sesçe ve anlamca başkalaşmış halde dilde yaşayan kelimelerin arkaik formları (tilcik’teki ‘til’ > ‘dil’ de böyledir) ya da Derleme Sözlüğü’nden önce yayımlanan Söz Derleme Dergisi’nde yer alan Anadolu ağızlarında kullanılan kelimeler arasından seçiyordu. Kötü ünlü ep’i de Tarama Dergisi’nde ‘sebep’ karşılığıyla görmüştü. Aksilik şu ki, hem eski metinleri tarayanlar yanlış okumuş, hem de Ataç sebep'i yanlış anlamıştı.

Arapçada sebep’in, Türkçedeki anlamı dışında bir anlamı da ‘ip, urgan, çadır ipi’dir. Ömer Asım Aksoy ve Geoffrey Levis’e göre kelimenin asıl, yani tarihi bakımdan ilk anlamı budur. Bizim kullandığımız ‘bir şeyin olmasına veya belli bir durumda kalmasına yol açan şey, neden’ anlamı, ip’in ‘bir nesneye ulaşma, çadırı ayakta tutma aracı’ olmasıyla ilgilidir. 1934’te basılan Tarama Dergisi için taranan eski Arapça-Türkçe sözlüklerde sebep için öncelikle ‘ip, urgan’ karşılığı verilmiş ve kelime kiminde elif + be (pe) ile, bazılarında elif + ye + be (pe) ile yazılmış. Eski metinleri tarayanlar bu kelimeleri ‘ip’ diye okuyacak yerde ‘ep’ ve ‘eyp’ diye okumuşlar ve belli ki ciddi bir redaksiyondan geçmeyen dergide bu iki şekil de basılmış. Sebebin Arapçadaki anlamını bilmeyen ve/veya bu hayalet biçimleri sorgulama gereği duymayan Ataç ep’i ‘neden’ anlamıyla sebebin Türkçesi sanmış ve yazılarında kullanmaya başlamış. Bir iki örnek:

“Durul (devlet) diye bir kişi mi vardır? O mu yapıyor tilcikleri? Yooo! Birkaç kişi var, o işle uğraşıyorlar, onların buldukları tilcikler de öne sürülüyor. Bunların içinde şu, ya bu eple (sebeple) beğenmediklerin varsa söylersin, sen başka bir tilcik öne sürersin.” (N. Ataç, Diyelim, İst.: Can Yay., 2000, s. 39)

“[Beğenilmeyen yapıtın] Anlaşılmamıştır değeri, yeniliği yüzünden anlaşılmamıştır, yargılayanların yetersizliği yüzünden anlaşılmamıştır, daha ne bileyim? bin bir eple (sebeple) anlaşılmamıştır. Olabilir, hepsi olabilir.” (N. Ataç, Günce 1956-1957, İst.: YKY Yay., 2000, s. 166)
Ataç ep’ten ‘sebep olmak’ anlamıyla eplemek diye bir de fiil üretmiş ve yeri geldikçe kullanmıştır.

Bu ep hikâyesi, G. Lewis’in Türkçeye “trajik başarı” diye çevrilen kitabının adında "catastrophic success" diye nitelediği “dil devrimi”nin ibretlik hadiselerindendir.

Birkaç not


► Ep meselesini daha önce (10 Mayıs 2009) kısa bir not halinde, “Ep” başlığıyla yazmıştım. Bu sefer tümüyle yeniden kaleme alındı, ilkine göre uzadı, örnekler, kaynaklar ve bu bölümdeki notlar eklendi.

► Asıl kaynağımız “dil devrimi”nin yılmaz savunucusu Ömer Asım Aksoy’un Dil Gerçeği (Ank.: TDK Yay., 1982, s. 65) adlı kitabı. G. Lewis de kitabında ep vakasını kısaca özetlemiş: Trajik Başarı: Türk Dil Reformu, İst.: Paradigma, 2007, s. 117-118 [The Turkish Language Reform: A Catastrophic Success, Oxford, 2000]. Türkçe baskının künyesinde "Kitabın Özgün Adı" yazılırken de bu catastrophic sıfatı her nedense hasır altı edilmiş.

► Yukarıdaki ilk örnek cümlemizde geçen durul’u ‘devlet’ karşılığı önerirken Ataç muhtemelen Fransızca  état 'devlet' kelimesinin aynı zamanda ‘durum, kondisyon’ anlamına gelmesini göz önünde tutmuştur. Yani bir tür çeviri ödünçleme (calque) denemesi olan öneriye neyse ki pek kimse yüz vermemiştir.

► Ataç ‘kelime’ karşılığı tilcik’i önerirken dilcik’in dilde yerleşmiş anlamları (bızır vd...) olduğu için kelime kökünün /t/ > /d/ gelişmesiyle çoktan aşılmış arkaik biçimini kullanmaya kalkışmıştır. Dinozorları yeniden üretmeye benzeyen bu zorlama, tin gibi benzer bazı öneriler dilde kendilerine az çok yer edinirken, neyse ki tutunamamış, Melih Cevdet Anday’ın Ataç’ın şablonunu tekrarlayarak türettiği ‘sözcük’ tilcik’i yerinden etmiştir. Hasan Eren, Ataç’ın sağlığında Türkçe Sözlük’te kerhen tutulan kelimenin ölümünden sonra yapılan ilk baskıda TDK'nın amiral gemisinden çıkarıldığını anlatır.

► Yılmaz Çolpan’ın Ataç’ın Sözcükleri (tilcikleri olmalıydı!) adlı kitabından (Ank.: TDK Yay., 1963) öğrendiğimize göre, Ataç sebep karşılığı uç ve yüz “tilcik”lerini de kullanmış (s. 96 ve 116). Tahmin etmek zor değil: İlki için < uçun’un uç’u (yine bir dinozor!), diğeri de yüzünden’in yüz’ü. Örnek cümleler tahmin edileceği üzere içler acısı.

► Ömer Asım Aksoy, bu hadiseyi anlattığı yerde şöyle demiş: “Görülüyor ki Araplar, ‘ip’ ve ‘neden (sebep)’ kavramlarını aynı sözcükle belirtmeyi doğal bulmuşlardır. Oysa özleştirme akımının başladığı zamanlarda birisi çıkıp da ‘sebep’ yerine ‘ip’ diyelim, önerisinde bulunsaydı kıyamet kopardı. Şimdi de öyle ya!” Pes! Dilin yüzlerce yıllık gelişimi içinde, kelimelerin "kapsama alanları" arasında edebiyatıyla, bilimiyle, kültürüyle, sanatıyla, gündelik kullanımıyla, başka diller ve kültürlerle etkileşimiyle oluşan gelişmelerle gıdım gıdım gerçekleşen anlam kaymalarını tümüyle uyduruk, keyfi, mesnetsiz kelime imalatını aklamak için kullanacaksak neler neler olmaz ki? G. Lewis'in deyişiyle katastrofik sonuçlara yol açan da bu anlayıştır zaten. Gerçekten bu kadar pervasızlık karşısında insanın nutku tutuluyor. Aslında birileri bu zihniyetle, “durul” gücünü arkalarına alarak Türkçeye yalın kılıç ve körlemesine saldırıya geçmiş olmasaydı, böyle bir öneride bulunan kişiye herkes deli der, geçerdi. Ama Ataç’ın yukarıdaki alıntıda ilk bakışta ima edilir gibi görülenin aksine, iktidar bu kavgada kesinlikle tarafsız değildi. Aslında Ataç da bunu söylüyor. Beğenmiyorsanız yenisini uydurun ya da susun! Herkes yeni kelime uydurmakta özgürdür! Söylenen, söylenmekten öte dayatılan şey budur, çünkü diğer yollar resmen kapatılmıştır. Bu yüzden de aslında kıyamet kopması gerekirdi ama tek parti döneminin koşullarında o da pek olamadı. Tek tük cılız karşı çıkışlar bile “kıyamet” olarak değerlendirildiğine göre, varın gerisini siz düşünün.